Gökyokuş

Şol kadın yatıyor garayip
Bir denizden dalgada
Bir gemiyi anımsıyor mütemadi
Alargada ve uçuk mai…
Emir almış bir şiirden demir
Ve engebeleriyle gebe
Ki bir meltem, hoşamedi
Üflüyor çalıntı bir ney nesneyle
Ayva ve nar tüylerini…
Kadın değil, devr-i alem bir kedi…
Neden sonra, ayineler sonra, gördüm, Kendi
Çıkmış yola Brik’leri içinden Mayakovski’nin
Kar erimiş, erimiş kar Cevizli’de
Basılmış sanki samanlığında çamurlu suların
Hanife’nin tumanları gül dalına asılı
Bulutlar ki pare pare bulutlar
Kimi kısa, kimi uzun umutlarla unutlar…
Ve derakap göğe ılgar eyledi Kübele
Bacaklarının arasında bir ok, bir Kıble…

Bu işte bir iş vardı, bir Tansık Gerçekçiliği
Aşıldı göğün yokuşu, gibi bir bağevinin eşiği
Gün kapısında muntazır bizim bahçıvan Mevlüt
Açelyalarını ayın okuyup üfleyen hem de hafız o Arnavut
Vuslattı saat, çıktılar anında yedikatların kerevetine
Cennet-Cehennem mağ’rasının – Antalya’daki – indiler birlikte hikmetine

Kapıkomşuymuş meğer, malum oldu, gökyüzüyle yeryüzü
Yetti Adem’le Havva’nın ömrümüze süren hüznü
Tıpış tıpış iniyor şimdi şol rahmetli alüftem
Bir hatim duası, bulutların aşk merdivenlerinden
Dünyanın rahmine yağan bir rahmet, bir yemeniyle yemin
Ve bismillah ve rahmanülrahim

Bir Borazan çiçeği gayrı, çalıyor gökyüzü
Ele güne sabahı ilan etmeye
Yurdumuzun tüm sivil birliklerine
Açlara, ağaçlara, balıklara, çıplaklara
Tİİİİİİİİİİİİİİİİİİ…
Onlar erdi muradına, bu şiir de sona erdi
Babam ki, “Yalan, gerçekten de daha gerçekoğlu gerçektir,” derdi…

 

Can Yücel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.